WES

GÜNCESİ



YAKINDAKİ PHUKET: BAĞIRGANLI

İstanbul’dan yalnız iki saat uzakta, Akdeniz ve Ege Denizi’ni aratmayan bir coğrafyadayız. Tertemiz su, birbirinden ilginç kayalar... Issız bir koyda kamp kurduk. Balığımızı tuttuk, kahvaltıda yengeç yedik. Gece bir tilki ziyaretimize geldi. Dalından incir, fındık topladık. Ne açık büfe aradık ne de konfor derdimiz oldu. Ruhumuzu özgür bıraktık. Kocaeli Kandıra’ya bağlı Bağırganlı Köyü’nde iki günde şehirden uzakta stresten arındık.

Üniversite yıllarımda bir arkadaşım sürekli Karadeniz sahilindeki memleketi Kerpe’den bahsederdi. Denizinin ne kadar berrak olduğunu, kumsallarının Akdeniz’i aratmadığını, sualtı canlılığının Ege’ye benzediğini söyler, avladığı balıkları bir bir anlatır, levreklerin büyüklüğünü öve öve bitiremezdi. Kocaeli Kandıra’ya bağlı bu beldenin güzelliğini ve Kerpe gibi daha nice yerler olduğunu bilmezdim. Gittim ve gözlerimle gördüm. Sahiden doğruymuş. Çadır kurdum, balık avladım, doğayla, denizle baş başa birkaç gün geçirdim. Bir klişeyi kafamdan silmiş oldum. Tatil, Ege ve Akdeniz’den, 5 yıldızlı otellerden, erken rezervasyonlardan, açık büfe-sınırsız içkiden ibaret değilmiş. Meğer Karadeniz’in keşfedilmemiş daha ne güzellikleri varmış. Bağırganlı köyü gibi...

Zonguldak’a bağlı Ereğli’de doğdum. Bayramlarda ve fırsat buldukça doğup büyüdüğüm topraklara giderim. Uzun süredir Ereğli’ye normalde kullandığım Ankara'ya giden ücretli otobandan değil de Karadeniz sahilindeki yollardan gitmeyi hayal ederdim. Geçen Ramazan Bayramı’nda yıllarca düşündüğüm planı hayata geçirdim. Batı Karadeniz’in Şile, Ağva, Kandıra, Kocaali, Akçakoca güzergâhında meğer ne güzel yerler varmış. Bazılarında kısa molalar verdim. Sonra buraları keşfetmeye karar verdim.


GÖZ HAKKI

Geçen hafta başı bankacı Bülent Esmer ve mühendis ağabeyi Sedat’la birlikte İstanbul'dan yola çıktık. Duble yol Şile’den sonra bitti. Ağva’ya helezonlu orman yollarından geçerek ulaştık. Birbirinden güzel köyler gördük. İçlerinde en beğendiğim İmrenli oldu. Acelemiz yoktu. Yolun tadını çıkara çıkara, ormanların kokusunu içimize çeke çeke gittik. İki saat sonra Kandıra’ya vardık. Hedefimiz Bağırganlı’ya birkaç kilometre kalmıştı ki yol kenarında durmuş bir araç dikkatimizi çekti. Bir bahçeden ‘göz hakkı’ olan incirleri toplayan kadını görünce Bülent’e “Duur” diye seslendim. Şaşırdı ve acı bir fren yaptı. Bir poşete üç kişilik göz hakkımız, baldan farksız incirleri doldurdum. Aynı bahçeden yine göz hakkı fındıklardan da biraz almayı ihmal etmedim. Kimine göre bu eylemin adı ‘çalmak’. Ancak inanıyorum ki bahçenin sahibi hikâyemizi bilse birkaç incire ve yarım torba kabuklu fındığa bir şey demezdi (umarım)...

Organik, taze tarım ürünlerini aşırdıktan sonra hedefimize, Bağırganlı Köyü’ne vardık. Taflan Koyu’ndaki kumsalı uzun uzun seyrettik. Denize girenlerin çoğu belli ki bölge sakinleri. Hava sıcak, yıldız esiyordu. Karadeniz fazla öfkeli değildi. Ancak yine de dalgalar üzerine çıkan çocukları kıyıya kadar yuvarlayarak taşıyordu. Kendine has bir sessizliği ve huzuru vardı. Uzun, altın sarısı kumsalı çok davetkârdı. Sandaletlerimizi çıkarıp önce yürüdük. Sonra oturduk. Labrador kırması iki köpeğin birbiriyle oynamasını izledik. Dalgaların mutlu ettiği çocukları seyrettik. Biz de mutlu olduk.


KAYALAR PHUKET’İ ARATMIYOR

Türkiye sahillerinde daha önce hiç rastlamadığım bir aracı ilk kez burada gördüm. Kumsalı temizleyen, sigara izmaritlerini dahi toplayan bir temizleme aracıydı. Hemen görevlilerin yanına gittim. Aracın Kocaeli Belediyesi’ne ait olduğunu, Karadeniz sahilinde gezdiğini ve kumsalları temizlediğini öğrendim. Bu duruma şaşırmıştım. Yıllarca her yaz yollarını aşındırdığım Şile-Kilyos’ta ya da Ege-Akdeniz sahillerinde görmediğim böyle bir alet bu küçük köyün kumsalını temizliyordu. Şaşırdığım diğer bir konuysa aracın bozulmuş olması ve görevlilerin tamir için uğraşmasıydı.

Çadırımız ve her türlü malzememiz vardı. Ancak bizim istediğimiz insanların bulunduğu bir kumsal değil, bakir bir deniz kıyısıydı. Kumsalın birkaç kilometre ötesinde bir koya vardık. Denizden 5-10 m yükseklikteki çimenliğe çadırlarımızı kurduk. Bölge sakinlerine göre buranın adı Kalınca’ydı.

Üniversite yıllarındaki arkadaşımın İsmail Atalar’ın anlattığı türden kayalıklar vardı. Yüz binlerce yılda dalgaların aşındırdığı kayalar Phuket’teki kaya oluşumlarına benzer bir manzara oluşturuyordu. Belki bir Norveç Fiyordu değildi. Ancak denizin kara parçası içerisine oluşturduğu şekiller, kayaların denizin ortasında kendine özgü görünümü eşsiz bir seyir keyfi oluşturuyordu. Saatlerce o kayaları seyretmek bile insanı dinlendiriyordu.

İlk gün yanımızda getirdiğimiz yiyeceklerden yedik. Mangalımızı yaktık. Gece çöplerimizi geçici olarak uzak bir kenara koyup çadıra girdik. Çöplere hayvanların geleceğini tahmin ediyordum. Gece bir ara kafamdaki fenerle etrafı taradım. Deniz kenarında hızla yürüyen bir tilkinin gözlerini fark ettim. Kısa bir süre sonra silüetini gördüğüm tilkinin parlayan gözleri neredeyse kendisi kadar görünüyordu. Uzun süre tilkinin hareketlerini seyrettim. Gündüz olsa belki fark etmezdim. Ancak gece üzerine fener tutulan bir tilkinin tedirgin her bakışı eşine az rastlanır bir deneyim oldu. Tilki direk dibine bıraktığımız çöpleri karıştırmaya başladı. Yanına gittiğimde hep güvenlik mesafesini korudu. Bize hiç yaklaşmadı.

Sonra tilkiyi rahat bıraktım. Etrafın karanlığından dolayı İstanbul’da neredeyse hiç göremediğim Samanyolu'nu seyretmeye başladım. Gökyüzündeki milyonlarca yıldız elimi uzatsam tutacak gibi görünüyordu. Gece o kadar net, yıldızlar o kadar parlak ve yakındı. Her yıldız kaydığında farklı bir hayal dünyasına daldım. Çoğu zaman küçüklüğümde öğrendiğim hikâyeler geldi aklıma. Küçük Ayı ve Büyük Ayı’yı bulmaya çalıştım. Fincan şekilleri rahat seçiliyordu. Sonra Kutup Yıldızı’nı da bulmak uzun sürmedi. Gecenin ilerleyen saatlerinde, bir köyden arabaya yüklediğimiz büyük bir kütüğün sönmeyen ateşinin garantisinde çadırlara girdik.


KAHVALTIDA PAVURYA

Yeni aldığım, ‘otağ’ çadırı adını koyduğum çadırda sabah güneşinin yakıcılığını hissetmeden güzel bir uyku çektim. Bir önceki çadırımda kalan Sedat’sa erkenden uyanmıştı. Güneş kendini hissettirdiğinde çadırda uyumak kolay olmuyordu. Zaten fazla uyumamak da gerekiyordu.

Elimizi yüzümüzü yıkamak, ayılmak için sabahın erken saatinde denize girdik. Denizin bu erken saatte çekiciliği o kadar fazlaydı ki uzun süre sudan çıkmadık. Zıpkınla balık vurmayı da denedik. Birkaç balık vurduk. Biri iri iki kefal, iki de orta boy karagöz... ‘Pavurya’ olarak bilinen, turuncu renkli büyük yengeçlerden üç tane yakaladık. Eldivenlerimiz vardı. Kıskaçları bu sayede canımızı ‘fazla’ yakmadı.

Öğle saatleri olduğunda artık kahvaltı yapmaya karar verdik. Bir gece önceden yaktığımız kütük hala sönmemişti. Üzerine tel koyup tuttuğumuz yengeçleri pişirdik. Yengeçler kısa sürede nar gibi kızardı. Mönümüz hazırdı. Birkaç saat önce yakaladığımız yengeçler, bir gün önce bahçeden topladığımız incirler, domates, salatalık... Eşine az rastlanır bir kahvaltı oldu. Birkaç saat sonra da tuttuğumuz balıkları, yine sönmemiş kütük ateşinde pişirdik. Taze karagöz ve kefalleri afiyetle yedik.

Sonra tekrar denize girdik. Kayaların üzerine çıkıp kendimi suya bıraktım. İnanılmaz bir sualtı canlılığı vardı. Barbunlar kumda yem arıyor, yengeçler sürekli kayaların üzerindeki yosunlarla karnını doyuruyordu. Kefal sürüleri birlikte geziyor, yavru balıklar kayaların arasına gizleniyor, kaya balıkları etrafta turluyordu.

Bol bol bu duru suyun fotoğraflarını çektim, canlılığı görüntüledim. Sonra bir kayada rastladığım midyelerden topladım. Sudan hiç çıkasım gelmiyordu. Akşamüstü toparlanmaya başladık. Hayata kısa bir ara vermiştik. Ancak dönmemiz, yoğun iş tempomuza kaldığımız yerden devam etmemiz gerekiyordu. Dönmeden önceki son yemeğimiz ‘bereketli’ kütük ateşinde ızgaranın üzerinde pişirdiğimiz midyeler oldu. Kampın ikinci günü ekmek dışında neredeyse hiçbir şeyi dışardan almamıştık. Denizin sunduğu nimetlerden faydalandık. Tam bir "Survivor" hayatı oldu. Kendi koyumuzu kendimiz bulduk. Kendi yemeğimizi kendimiz tuttuk. Yaklaşık 36 saatte stresten arınmış, huzur dolu bir Karadeniz kaçamağı son buldu.


AİLE TATİLİ DE MÜMKÜN

Aynı noktada birkaç hafta önce de üç aile kamp kurduk. Toplam altı yetişkin ve 3.5-8 yaşlarında beş çocukla birlikte... Ormandan odun toplamanın, doğadaki bitkilere bakmanın, kelebekleri seyretmenin, farklı bir denize girmenin keyfini hep birlikte sürdük. Çocuklar olunca kampa eksiksiz gitmeye özen gösterdik. Keyifli bir hafta sonu tatilini de ailece yaşadık. İlk kez çadırda 3.5 yaşındaki kızım Mira annesi ve babasıyla uyudu. Biz doğanın paha biçilmez deneyiminizi birlikte yaşarken, o da şimdiden kamp yapmanın, geceleri yıldızları seyretmenin, kamp ateşi için odun toplamanın zevkini yaşadı.

Bağırganlı’da ayrıca Taflan Koyu’na yakın bir alanda düzenli bir kamp alanı da bulunuyor. Etrafında marketler, küçük kafeler de var. Sıcak suyu, tuvaleti mevcut. Uzatma kablosuyla çadırınızın önüne elektrik de getiriliyor. Tüm bu hizmetin bedeli sadece 15 lira…


http://www.hurriyet.com.tr/yakindaki-phuket-bagirganli-27064197 sitesinin 24 Ağustos 2014 tarihli yazısıdır…